Kara Poşet

 

kadın

Sünnet düğününde davullarla zurnalarla kutlama yapılan bir ülkede ilk regl olduğunda suratına bi tokat yedin, regl mi tokat mı daha şok ediciydi bilemedin sustun.

Markete gittin elindeki pedi neden siyah poşete koymadın ne ayıp dediler neden koyayım diyemedin, biri poşetinin içini görür cık cık dediler niye benim poşetime bakıyorlar ki diyemedin. Anlam veremedin sustun.

Kahkaha attın ‘şey kadınlar gibi’ gülme öyle dediler, sadece şey kadınlar mı güler diyemedin. Sustun.

Bir konuda fikrini söylemek istedin kadın dediğin çok konuşmaz, elinin hamuruyla işe karışma dediler, buna kim karar verdi diyemedin. Sustun.

Gelinliğinin üzerine hem de bir erkek tarafından kırmızı bir kuşak bağlattılar, bu ne hediye paketi gibi eşya mıyım ben diyemedin, namusu gösterir dediler, namus sadece bende mi var diyemedin. Sustun.

Şiddete uğradın, aldatıldın erkektir yapar, elinin kiridir dediler, kim bilir ne yaptın da başına geldi dediler. Kendinde aradın suçu. Sustun.

Taciz edildin, tecavüze uğradın, neden onu giydin, neden o saatte oradaydın, niyetin varmış, sen kuyruk sallamasaydın olmazdı dediler, ben köpek miyim ne kuyruğu diyemedin suçu kendin üstlendin. Sustun.

Küçük suskunluklar koskoca dağ oldu ve sen altında nefessiz kaldın. İçine kapandın ne derdin var diye sordular bu defa da sen sustun. Belki de bazıları gibi sonsuza kadar, ölüm sessizliğiyle, sustun.

Artık SUSMA, sıra sana gelmedi, sıra senden çoktan geçti ama sen farkında bile değildin.

Psikolog Hale Müberra Altun

Reklamlar

Konfor Alanından Çıkış

czone

İnsanlar daha başarılı, daha mutlu, daha iyi olmak, yeni bir şeyler keşfetmek, farklı şeyler deneyimlemek, yeni maceralara atılmak isterler. Burada hiç bir sıkıntı yok, elbette hepimiz bunları isteriz.

Sorun şu ki hayatta her şeyin bir bedeli vardır. Yani hiçbir başarı, hiçbir iyi koşul gökten zembille inmez. (evet bazen iner, ama onlar da indiği gibi yine geri giderler yani istisnalar kaideyi bozmaz sevgili okur 🙂 )

Fakat ne hikmetse her şeyin iyisini isteyen insanlar söz konusu bedel ödemeye gelince yan çizer, vitesi geri takarlar.

Oysa gülün dikeni de güzelliğine dahildir.

Bedel ödemek ama nasıl bedel ? İlla ki kan ter gözyaşı akıtacak değiliz, bedeller bazen de elimizdeki koşullardan feragat etmemizi gerektirir ki bu noktada son zamanlarda çok popüler olan bir şeyden bahsedeceğim.

‘Konfor alanından çıkmak’ bu bedellerden biri.

Konfor alanı denilen şey kuş tüyü yastıklı bir ortam değil tabi ki 🙂 Konfordan kasıt içinde öyle böyle yuvarlanıp gittiğimiz, aşina olduğumuz, aşina olduğumuz için de güvenli hissettiğimiz yaşama alanımız anlamına geliyor.

Mesela her sabah sürüne sürüne gittiğimiz, söylene söylene çalıştığımız, isyanlar ettiğimiz buna rağmen ‘abi maaşı iyi ya , tekrardan böylesini nereden bulacağım’ ki diyerek çalışmaya devam ettiğimiz iş ortamımız bizim konfor alanımız olabilir.

Ya da artık duygusal olarak bir şey hissetmediğimiz,artık pek de mutlu etmeyen ama ‘o kadar emek verdim şimdi bir başkasına tekrardan emek veremem’ diye alışkanlık uğruna sürdürdüğümüz ilişkimiz, bardağın çoktan tartıştığı sevgi saygı adına bir şey kalmayan sırf ayrılık sonrası maddi destek kaygısı için katlanılan , ya da çocuklar uğruna süren bir evlilik de bu alana dahildir.

Ya da sürekli çatıştığımız, tartıştığımız ama ekmek elden su gölden ne kira derdi var ne yemek diyerek 30 yaşına dayandığımız halde hala ailemizin dizinin dibinde olmaya devam etmek de bu alanda olabilir.

Şimdi sorsak bu dört örnekteki vatandaşta olduğu yerden mutsuzdur, değişim ister ama konfor alanına  o kadar yapışır ki değişmekten, risk alıp yeni bir yola girmektense aynı yerde kalmayı, mutsuzluğa mahkum kalmayı seçer.

Peki konfor alanınızın dışına nasıl çıkacaksınız ?

Öncelikle ‘neden’ çıkacağınıza bakmak lazım. Bu ne amaçladığınıza ve nasıl bir hayat sürdüğünüze bağlı olarak değişir. Bazıları için konfor alanınından çıkmak işi bırakmayı gerektirir, kimisi için mahalleyi/şehri değiştirmeyi, kimisi içinse uyku saatlerini yeniden düzenlemeyi gerektirir.

Nedenler kişiye özel olsa da sonuç aynı, yenilik ve gelişim için sınırlarını aşmayı, değişimi, değişim için emek harcamayı göze alabiliyor muyuz  ?

Gelişim için değişim şart , ve değişim için o konfor alanının dışına çıkmak gerekiyor. Çünkü ilerleme ve gelişme konfor alanının tam da dışında duruyor.

“Konfor alanınızın dışına çıktığınızda, bir zamanlar bilinmeyen ve ürkütücü olan şey artık sizin için normal hale gelir.” demiş Robin S. Sharma.

Konfor alanınızın dışı ilk başta biraz soğuk gelebilir, aman sıkı giyinin 🙂 (giderayak mecazı da çaktım yansın kafalar ! 🙂 )

İMZA:2 ay önce bile isteye konfor alanını terk eden, şimdilerde sürünen, ama gelecek adına yaptığı bu eylem için umutlu, her şeye rağmen kendi yolunda ilerleyen mutlu bir psikolog 🙂

Psikolog Hale Müberra Altun 

Dişi Kamaşan Torunlar

kökenn

‘’Eğer avcunuzun içine derinlemesine bakarsanız, orada ebeveynlerinizi ve atalarınızın tüm nesillerini göreceksiniz. Onların hepsi şu an yaşıyor. Her biri, bedeninizde mevcuttur. Siz bu insanların her birinin devamısınız. ‘’ (Thich Nhat Hanh)

Sağlıklı bir çocuk yetiştirmek için yapılması gerekenler taaa anne karnında başlıyor, bağlanmasıydı, süt emmesiydi, tuvalet eğitimiydi, okula gidişiydi, evden ayrılmasıydı derken her gün, her an önem arz ediyor. En ufak bir problemin bedeli yetişkinlikte pahalıya mal olabiliyor. (seans ücretleri gibi 🙂 )

Acaba her şey gerçekten de anne babanın elinde mi ?

Ya da çocuktaki her sorunun faturası anne babaya mı kesilmeli ?

Diyelim ki anne baba olarak siz elinizden geleni yaptınız, kendinizce en iyi eğitimi verdiniz, ama bi bakıyorsunuz sonuç kocaman bir sıfır. Şiddet görmeyen çocuk sağa sola saldırıyor, hiç bir gerekçe yokken kendini öldürmeye çalışıyor, elini attığı tüm işlerde başarısız oluyor, bir  ilişkiden diğerine geçiyor, sürekli mutsuz, endişeli, gergin…

Böyle bir durumda sorgulanacak ilk şey otomatik olarak çocukluk dönemi yaşantısına bakmak, anne babanın nerede yanlış yaptığını bulup topu onlara atmak olabilir, fakat dediğimiz gibi ana babada bir hata yok gibi.

Belki de asıl sorun yıllar yıllar önce ölmüş bir kardeşte, adını bile duymadığı büyükbüyük annesinin çileli evlilik hikayesinde, dedesinin yıllar önce el koyduğu haksız bir kazançta ya da genç yaşta savaşta kaybolan bir büyükamcada olabilir mi ?

Bu konuda yapılan yüzlerce araştırma bunu doğruluyor. Siz birebir yaşamasanız da sizden önceki kuşaklardaki birinin, hatta adını duymadığınız hiç görmediğiniz bir aile üyesinin, yaşadığı bir travmanın etkisini yaşayabilirsiniz. Yani bilim insanları evet bu mümkün diyor.

Atalarımız da ‘dede koruk yer, torunun dişi kamaşır’ diye boşuna demedik diyor. 🙂

Burdan  ya da şurdan atalarımızdan miras kalan travmalara dair ayrıntılı hikayeleri okuyabilir, hatta kendi ailenizdeki travma geçmişini adım adım sorgulayabilirsiniz, tabi biz Amerikalı ya da Avrupalı değil de bir Anadolu çocuğu olduğumuzdan dolayı muhtemelen dedeniz nineniz sırf siz sordunuz diye size eski aşk defterlerini açmayacak, karanlık geçmişinden bahsetmeyecek, sizi bastonla kovalayacak olabilir, hani olur da anlatmazlarsa çok da şey yapmayın 🙂

Gerçi bunu uzun uzun sorgulamaya, aile üyelerine gidip ‘bi travman falan var mıydı?’ diye sormaya bile gerek yok, bulunduğumuz coğrafya sebebiyle zaten yedi ceddimizde travma geçmişimiz var. Hepimizin ataları ya bir savaşı gördü, ya yurdundan göç etmek zorunda kaldı, ya kıtlık yaşadı, ya da doğal afete uğradı, yani travmalar derya deniz.

Evet bizim elin İngilizi, Amerikalısı gibi daha alt köklere ulaşmamız mümkün olmayabilir, ama bu demek değil ki hayırlısı deyip oturalım. Bu yaraları sarmanın en kolay yolu ebeveynlerimizle olan ilişkimizi düzeltmekten geçiyor.

Nasıl mı ?

Annenizi babanızı gözünüzün önüne getirin. Ne hissediyorsunuz. Uzak mı, yakın mı ? Rahatsızlık mı veriyor, iyi mi hissettiriyor ?

Mesela çocukluğunuzu düşündüğünüzde annenizi/babanızı size karşı sevgisiz, ilgisiz, uzak hissediyor olabilirsiniz, çocukluğunuzda kendinizi hep yalnız hissetmiş de olabilirsiniz, hatta şu an sizin için sadece arada sırada görülen bir yabancı da olabilirler.

Şunu sorun kendinize acaba annem/babam bana sevgisini eksik etmesinin sebebi ben miydim , yoksa onların da kendi ebeveynlerinden kaynaklı, alacak bir sevgisi olmadığından bana sevgi verme kapasiteleri mi yoktu ?

Bence bunu kendinize sormayın yaşıyorlarsa gidin direk dan diye nedenini sorun. Eminim verecek cevapları vardır. Belki de bunca yıl yanlış tanıdınız ananızı babanızı. Mesela olaylar şu kitapta olduğu gibi de olabilir.(sonunuz benzemesin inş.)

Belki de kendinizi onlardan uzak tutmaya çalışan, hatta bir şeylere kızıp bile isteye sırtınızı dönen sizsiniz ? Ama bu noktada unuttuğunuz bi şey var, bizim bir yarımız annemiz diğer yarımız babamız olduğuna göre, aslında her ikisine ya da birine her kızıp küstüğünüzde, reddettiğinizde aslında kendinizle küsüyor, kendinize düşman oluyorsunuz.

Eğer kendinizi ebeveynlerinizle ve diğer aile üyeleriyle kopuk, uzak hissediyorsanız bu kopukluğun bir de fiziksel bedeli var tabi.

Harvard’da yapılan araştırmada, aileden uzak hissetme ile kanser arasında pozitif bir ilişki bulunmuş. Aileyi reddetme oranı arttıkça kansere yakalanma oranı da artmış, hatta her iki ebeveynden de kendini uzak hissedenlerde bu oran %100 çıkmış. Yani kanser olmak istemiyorsanız ne yapın edin ebeveynlerinizle aranızdaki sevgi bağını onarın. 🙂

Çünkü aile bizim dünyaya adım attığımız, dünyaya dair algılarımızı oluşturduğumuz ilk yer. Hayatı evdeki yaşantımıza göre anlamlandırıyoruz. Eğer evde işler kötüyse, ailemiz bize soğuksa tüm dünya tekinsiz ve acımasız oluyor, eğer sevgi dolu bir ilişki varsa da dünya o kadar rahat ve yaşanılası oluyor.

Evet ne diyorduk, kendimizle barışık olmak ebeveynlerimizle barışık olmakla başlar. Ve bu barışıklık diğer tüm ilişkilerimize, arkadaşlıklarımıza, işimize, günlük yaşantımıza, problemlerimize pozitif olarak yansır.

Ebeveynlerinizi değiştiremezsiniz. Yaşadıklarınızı silemez ya da geri getiremezsiniz. Ama aranızdaki bağa olan bakış açınızı düzeltebilirsiniz. Üstelik onlar hayatta olmasa bile, ya da onları hiç tanımamış olsanız bile sadece bakış açınızı düzelterek, onlarla aranızdaki hayali duvarı yıkıp, kocaman kapılar açtığınızda bile aranızdaki ilişki yumuşatıp, kendinizi zihnen daha rahat, daha iyi hissetmeye başlıyabilirsiniz, e bunun fiziksel sağlığınıza da etkisi oluyor tabi 🙂

‘’En güçlü bağlar doğmamızı sağlayan insanlarla aramızdaki bağlardır…Kaç yıl geçerse geçsin, kaç tane ihanet olursa olsun, ailede ne kadar mutsuzluk olursa olsun önemli değil. Kendi irademiz pahasına olsa bile bağımız devam eder.’’ (Anthony Brandt)

O zaman daha iyi hissetmek istiyorsanız gidin ve ebeveynlerinizle aranızdaki kırgınlıkları, kızgınlıkları onarın ve hayatın kapılarının önünüzde nasıl güzelliklere açıldığını kendiniz görün. Benden söylemesi 🙂

Psikolog Hale Müberra Altun

Bir Tutam Amaç

1234

10 gün öncesine kadar tüm gücümle odaklandığım bir hedefim vardı, artık günler benim için pazartesi, salı… şeklinde değil, son 34,33 ,32… şeklinde akıyordu. Sabahları erken kalkıyor, masa başında yerimi alıyordum. İyiden iyiye kendimi programın akışına kaptırmış, yavaş yavaş dünyayla irtibatımı kesmiştim, ta ki hedefimin artık bir önemi kalmayana kadar. Atanmıştım. Aylardır süren KPSS programım aniden sona ermişti. Şok evresini atlatıp oh be bitti evresine geçmiştim ki, bu defa da ortaya farklı bir sorun çıktı, ‘eee ders çalışmıyorken ne yapıyorduk?’ 🙂

Bu ‘şimdi ben napıcam’ hali yeni bir hedef ortaya çıkana kadar devam etti. Oysa yat gitsin tatilin tadını çıkar dimi, ama olmuyor işte o koltuk diken diken batıyor 🙂 Çünkü zihin ancak ortada bir hedef  varken sağlıklı olarak işleyebiliyor, ve bununla beraber mutluluk hormonu salgılanıyor.  Yani boş boş oturmak sanılanın aksine insanı dinlendiren, rahatlatan bir şey değil, tam tersi insanı zamanla rahatsız ediyor.

Evet atandım, evet sınav stresi bitti, evet şimdi tüm vakit bana ait ama neden mutlu değilim ? Neden boşluk hissediyorum ? Ve bu boşluğu nasıl kapatacağım ?

Tam da ben bu boşluğun üzerine düşünürken bir yazıya denk geldim. Dışarıdan bakıldığında her şeye sahip olan ev hanımlarının mutsuzluğu üzerine bir yazı. Okumak isteyen buraya tıklayabilir. Özetle yazı şuraya bağlanıyor; mutsuzlar, çünkü yaşamları kendileri dışında başkalarının etrafında dönüyor. Mutsuzlar, çünkü kendilerine ait bir zaman dilimleri yok. Mutsuzlar, çünkü günlük ev işleri, kadın,anne rollerini yerine getirmek haricinde hiç bir amaçları yok.

İnsan zihnen amaçlar peşinde koşarak tatmin olan bir varlık. Kısa vadede önünüze serilenler sizi mutlu ederken, uzun vadede bu sizi uyuşturuyor. Yazıda bahsi geçen ev kadınlarının hayatında bir hareket var ama bütünlük yok, işte bu sizi hasta eder.

Öyleyse yapılacak şey, ruh sağlığı için zihinsel olarak da sürekli hareket halinde olmak. Sonuçta beyin uyurken bile çalışmaya devam ediyor, siz bazı konuları düşünmemeye çalışsanız bile rüyanızda ben buradayım diye bağırıyor. Öyle ya da böyle zihin sürekli düşünce üretiyor, ve zihnimizi doğru yere kanalize etmediğimizde, bu enerjiyi doğru kullanmadığımızda, kendini boş işlerin, gereksiz uğraşların ,kavgaların, didişmelerin, kıskançlıkların içinde heba ediyor.

Kendinizi hayatınızda güzel giden şeylere rağmen hala mutsuz ve boşlukta hissediyorsanız belki de ihtiyacınız olan şey bir tutam amaçtır. Gerçek bir amaç. Unutmayın insan tek düze bir canlı değildir. Tek düzelik insanı boğar. Yapacağınız küçücük değişimler ise hayatınızda büyük farklar yaratır.

Enerjimizi doğru alanlarda harcadığımız, yaşam amacımızın peşinde mutlulukla koşturduğumuz güzel günlere 🙂

Psikolog Hale Müberra Altun

 

Şikayet Kültürü

şikayett

Hayat her zaman toz pembe değil, mutluluk kadar mutsuzluk da hayatın bir parçası. Bunu kabullenip hayatı bir bütün olarak görenler sağlıklı bir şekilde hayatına devam edebiliyorken bir de bardağın boş tarafına kafayı takanlar, niye boş bu ya diye sızlananlar var.

Sürekli sızlanan, şikayet eden insanlar…Durmadan şikayet. Ona şikayet, buna şikayet.Sabahtan akşama kadar şikayet…

Umarım siz de onlardan biri değilsinizdir ? (acaba 🙂 )

Siz öyle olmasanız bile rastlamışsınızdır, bay ve bayan şikayete.. Akraba, arkadaş, komşu, belki de iş arkadaşınızdır..

Şikayet artık bizde bir kültür, bir milli spor haline gelmiş. Kocaman şikayetler listesi var herkeste..Aman içimize mi atalım, derdimizi de mi anlatmayalım diyebilirsiniz, ama sızlanmakla dert anlatmak çok farklı şeyler.

Dert anlatmak daha çok bir sohbet biçimi, olay dinlenir çözüm yollarına bakılır ve yapılabilecek bir şey varsa çözüm için eyleme geçilir.

Şikayetçi kişilik de ise hiç bir şey yapılmaz. Sadece şikayet edilir. Bu bir yaşam biçimidir.  Şikayet edenden daha çok şikayeti dinleyeni kanser eden bir yaşam biçimi. Ve çözüm önermek gibi bir gaflete düştüyseniz vay halinize! Elbet çözümünüze de bir kulp takılacaktır.

Toplumsal olarak ilerleme gelişme ne zaman başlayacak biliyor musunuz ?

Çok basit aslında.

Şikayetten eleştiriye, konuşmaktan eyleme geçtiğimiz zaman.

Hayatında bir sorun mu var ? Şikayet etme. Sorun üzerine düşün, sorunda kendi payına düşen ne ? Ne yaparsan işler düzelir buna odaklanıp üzerine düşeni yap. Olmadı mı, farklı yollar dene, tekrar dene.

Artık ne olur üzerimize düşeni yapalım.Şikayeti bir kenara bırakıp elimizi o taşın altına koyalım.

“Evinizin eşiğini temizlemeden, komşunun damındaki kardan şikayet etmeyiniz.” demiş Konfüçyüs

Yani herkes kendi evinin önünü temizlese, üzerine düşeni hakkıyla yapsa dünya daha güzel bir yer olmaz mı sevgili okur ? 🙂

Benim umudum var olacak.. 🙂

Psikolog Hale Müberra Altun

Kutsanan Annelik

annne

Anneler günü…

Anneye bir demet çiçek, bir küçük ev aleti almakla evladın görevini yerine getirdiği, annenin evdeki yerinin sadece yemek ve temizlik yapmaktan ibaretmiş gibi görüldüğü bir toplumda ne kadar kutlu olursa artık, kutlu olsun.

Ama konumuz o değil başka bir şeyden bahsedeceğim.

Son yıllarda annelik bambaşka bir boyuta geldi farkında mısınız bilmiyorum.

Sosyal medyada bir grup kadın doğumdan yeni çıkmış Kate Middleton havalarında. Doğum yapsa da fit, güzel, bakımlı ve aşırı mutlu. Onlar gibi olmayan her anne de kusurlu!

Ve tabi ki annelikle gelen ulvi bilgelik… Doğumla beraber bu annelere bir aydınlanma geliyor, işin uzmanına pabuç bırakmıyor yeni annemiz en iyiyi hep o, sadece o biliyor.

Kendini tanıtırken kendi ismini boşverip merhaba ben selinin annesiyim, atakanın annesiyim, anneyim, bak şunu ben doğurdum diyor.(tebrikler!)

Diğer taraftan erkek olarak geldiği dünyada tüm enerjisini kadınların ‘ne yapacağına’ harcayanlar da var tabi…

Mevzu bahis annelik olunca konuşma hakları da iki katına çıkıyor birden.

Kadının çocuğu nasıl doğuracağına, kaç yaşında doğuracağına, kaç tane doğuracağına, hamileyken sokağa çıkıp çıkamayacığına kadar karar veren amcalar….

Hayatları boyunca, sadece cinsiyetlerinden dolayı hayata 1-0 yenik başlamayı, aklı kısaymış gibi algılanmayı, regl sancısını ,9 ay bir canlıyı içinde taşımayı, saatlerce bir bebeği doğurmayı,  gece yarısı uykusuzken bebeği doyurmayı, , doğum sonrası depresyonunu, çocuk yetiştirmenin tüm yükünü omuzlarında taşımayı, tatmamış ve tatmayacak olan amcalar..

Kadınlar hakkındaki bu muhteşem fikirlerini keşke kendilerine saklasalar..!!

Evet annelik gerçekten zor iş, zahmetli, emek isteyen, fedakarlık bekleyen bir iş. Ve bu yüzden her anne bence bir miktar kahramandır. Ama bir miktar, abartmayalım 🙂

Aman ben anayım, aman ben sana sütler verdim, yemedim yedirdim,içmedim içirdim, saçımı süpürge ettim diyerek anneliği göklere çıkarmayı, kutsal annelik edebiyatını bir kenara bırakalım.

Kendimize gelelim.

Kadının yeryüzündeki tek görevi çocuk doğurmak değildir.

Ve hiç bir kadın anne olmak istemedi diye, anne olmak istemiyor diye, ya da anne olamadı diye yarım ya da eksik değildir.

Kadın her şeyden önce sadece insandır.

Ah, kadına her şeyden önce ‘insan’ diye bakabilsek çoğu şey düzelecek..

Anneliği bir şeyleri elde etmek, statü kazanmak, kendi bağlanma ihtiyacını karşılamak, yaralarına merhem sürmek, hayallerini yüklemek için değil, o canlıyı yaradanın emaneti olarak görüp hayat yolculuğunda elinden tutmak, düştüğünde kaldırmak, sırtını sıvazlamak için seçen, bu yolda sevgisiyle, merhametiyle o canlıyı sarıp sarmalayan, karnında taşıdığı kadar yüreğinde taşıyan tüm kadınların anneler günü kutlu olsun. 🙂 

Psikolog Hale Müberra Altun

Ötelenen Hayatlar

31178291_2050951671828648_4274646070555836416_nAralarında Türkiye, Avrupa ve Orta doğu ülkelerinin de bulunduğu bazı ülkelerde ‘psikolojik acı’ üzerine bir araştırma yapılmış ve bunun için katılımcılara 0-100 arasında bir ölçek verip size en çok acı veren şey ne diye sormuşlar. Türkiye hariç diğer ülkelerde 100 puan yani en acı veren şey ‘eşin ölümü’ iken sadece Türkiye de ilk sıra ‘çocuğun ölümü’ olmuş.

Diğer ülkelerde insanlar en çok hayat arkadaşının kaybına üzülürken, bizim ülkemizde insanlar gelecek nesillerine üzülüyormuş yani.

Acaba neden ?

Evlat sevgisinden, ana babalığın kutsallığından falan mı ? Hiç sanmıyorum…

Çocuğun aile içindeki işlevine bakmak gerekiyor bence.

Çocuk evde bir birey olarak var olmuyor.Çocuk aslında ebeveynlerinin gelecek projesi, onların yaşayamadıklarını yaşayacak kişi. ( gözümün önüne tüm imkanlarını çocuklarının önüne seren, saçını süpürge eden, biz yapamadık onlar yapsın diyen, altında bezle gezen çocuğu için meslek seçimini çoktan yapmış ebeveynler, çocuklarının akademik başarıları ile var olan aileler geliyor nedense ! )

Öyle ki çocuklarıyla aynı bedende gibi davranan anne babalar var ! ‘sınavımız kötü geçti moralimiz bozuk’ ,’yere düştük de biraz canımız acıdı’, ‘çişimiz geldi’, ‘karnımız acıkmış’ ‘uykumuz gelmiş’. (dönüp ya siz ne yaşıyorsunuz ? diyemiyorum tabi çünkü psikologluk 🙂 🙂 ama siz benim adıma diyebilirsiniz. )

E haliyle ebeveynler çocuklarını kaybedince dehşete düşüyorlar. Çünkü giden can tam olarak  ‘kendi’lerinin. Evladın ölümü umutlarının, hayallerinin, geleceklerinin ölümü demek.

Böyle bir sistem içinde çocuklar ailelerine itaat ederek onların istediği hayatı sürdürüyor, büyüyüp ebeveyn olunca da kendi yaşayamadıkları hayatlarını, ukde kalanları, isteklerini bu defa da kendi çocuklarına yüklüyorlar, bu zincir böyle sürüp gidiyor, herkes bir önceki neslin taşıyıcılığını yapıyor.

Herkes ötelenmiş bir hayatı yaşıyor.

Sonuç da herkes mutsuz, herkes bir başkasının hayatını yaşıyor.

Peki çözüm ne ?

Çözüm, bu yanlış zincirin farkına varıp kendi halkamızı kırmakta.

Çözüm, omzumuza yüklenilmeye çalışılan başkasının  hayallerini reddetmekte.

Çözüm, kişisel hayallerimizi, kendimiz dışında bir başkasının omuzlarına yüklememekte.

Yani bizden önceki nesiller bu konuda pek başarılı olmamış olabilirler, biz de beklentiler altında nefes alamıyor olabiliriz ama o yükleri omzumuzdan atmak ya da sırtlanıp yola devam etmek bizim elimizde.

”kişinin kendi işinde ölmesi yaşamdır,
başkasının işinde yaşamak ölüm!..”

Kendi hayatlarımızı yaşayabildiğimiz güzel günlere.. 🙂

Psikolog Hale Müberra Altun