Dişi Kamaşan Torunlar

kökenn

‘’Eğer avcunuzun içine derinlemesine bakarsanız, orada ebeveynlerinizi ve atalarınızın tüm nesillerini göreceksiniz. Onların hepsi şu an yaşıyor. Her biri, bedeninizde mevcuttur. Siz bu insanların her birinin devamısınız. ‘’ (Thich Nhat Hanh)

Sağlıklı bir çocuk yetiştirmek için yapılması gerekenler taaa anne karnında başlıyor, bağlanmasıydı, süt emmesiydi, tuvalet eğitimiydi, okula gidişiydi, evden ayrılmasıydı derken her gün, her an önem arz ediyor. En ufak bir problemin bedeli yetişkinlikte pahalıya mal olabiliyor. (seans ücretleri gibi 🙂 )

Acaba her şey gerçekten de anne babanın elinde mi ?

Ya da çocuktaki her sorunun faturası anne babaya mı kesilmeli ?

Diyelim ki anne baba olarak siz elinizden geleni yaptınız, kendinizce en iyi eğitimi verdiniz, ama bi bakıyorsunuz sonuç kocaman bir sıfır. Şiddet görmeyen çocuk sağa sola saldırıyor, hiç bir gerekçe yokken kendini öldürmeye çalışıyor, elini attığı tüm işlerde başarısız oluyor, bir  ilişkiden diğerine geçiyor, sürekli mutsuz, endişeli, gergin…

Böyle bir durumda sorgulanacak ilk şey otomatik olarak çocukluk dönemi yaşantısına bakmak, anne babanın nerede yanlış yaptığını bulup topu onlara atmak olabilir, fakat dediğimiz gibi ana babada bir hata yok gibi.

Belki de asıl sorun yıllar yıllar önce ölmüş bir kardeşte, adını bile duymadığı büyükbüyük annesinin çileli evlilik hikayesinde, dedesinin yıllar önce el koyduğu haksız bir kazançta ya da genç yaşta savaşta kaybolan bir büyükamcada olabilir mi ?

Bu konuda yapılan yüzlerce araştırma bunu doğruluyor. Siz birebir yaşamasanız da sizden önceki kuşaklardaki birinin, hatta adını duymadığınız hiç görmediğiniz bir aile üyesinin, yaşadığı bir travmanın etkisini yaşayabilirsiniz. Yani bilim insanları evet bu mümkün diyor.

Atalarımız da ‘dede koruk yer, torunun dişi kamaşır’ diye boşuna demedik diyor. 🙂

Burdan  ya da şurdan atalarımızdan miras kalan travmalara dair ayrıntılı hikayeleri okuyabilir, hatta kendi ailenizdeki travma geçmişini adım adım sorgulayabilirsiniz, tabi biz Amerikalı ya da Avrupalı değil de bir Anadolu çocuğu olduğumuzdan dolayı muhtemelen dedeniz nineniz sırf siz sordunuz diye size eski aşk defterlerini açmayacak, karanlık geçmişinden bahsetmeyecek, sizi bastonla kovalayacak olabilir, hani olur da anlatmazlarsa çok da şey yapmayın 🙂

Gerçi bunu uzun uzun sorgulamaya, aile üyelerine gidip ‘bi travman falan var mıydı?’ diye sormaya bile gerek yok, bulunduğumuz coğrafya sebebiyle zaten yedi ceddimizde travma geçmişimiz var. Hepimizin ataları ya bir savaşı gördü, ya yurdundan göç etmek zorunda kaldı, ya kıtlık yaşadı, ya da doğal afete uğradı, yani travmalar derya deniz.

Evet bizim elin İngilizi, Amerikalısı gibi daha alt köklere ulaşmamız mümkün olmayabilir, ama bu demek değil ki hayırlısı deyip oturalım. Bu yaraları sarmanın en kolay yolu ebeveynlerimizle olan ilişkimizi düzeltmekten geçiyor.

Nasıl mı ?

Annenizi babanızı gözünüzün önüne getirin. Ne hissediyorsunuz. Uzak mı, yakın mı ? Rahatsızlık mı veriyor, iyi mi hissettiriyor ?

Mesela çocukluğunuzu düşündüğünüzde annenizi/babanızı size karşı sevgisiz, ilgisiz, uzak hissediyor olabilirsiniz, çocukluğunuzda kendinizi hep yalnız hissetmiş de olabilirsiniz, hatta şu an sizin için sadece arada sırada görülen bir yabancı da olabilirler.

Şunu sorun kendinize acaba annem/babam bana sevgisini eksik etmesinin sebebi ben miydim , yoksa onların da kendi ebeveynlerinden kaynaklı, alacak bir sevgisi olmadığından bana sevgi verme kapasiteleri mi yoktu ?

Bence bunu kendinize sormayın yaşıyorlarsa gidin direk dan diye nedenini sorun. Eminim verecek cevapları vardır. Belki de bunca yıl yanlış tanıdınız ananızı babanızı. Mesela olaylar şu kitapta olduğu gibi de olabilir.(sonunuz benzemesin inş.)

Belki de kendinizi onlardan uzak tutmaya çalışan, hatta bir şeylere kızıp bile isteye sırtınızı dönen sizsiniz ? Ama bu noktada unuttuğunuz bi şey var, bizim bir yarımız annemiz diğer yarımız babamız olduğuna göre, aslında her ikisine ya da birine her kızıp küstüğünüzde, reddettiğinizde aslında kendinizle küsüyor, kendinize düşman oluyorsunuz.

Eğer kendinizi ebeveynlerinizle ve diğer aile üyeleriyle kopuk, uzak hissediyorsanız bu kopukluğun bir de fiziksel bedeli var tabi.

Harvard’da yapılan araştırmada, aileden uzak hissetme ile kanser arasında pozitif bir ilişki bulunmuş. Aileyi reddetme oranı arttıkça kansere yakalanma oranı da artmış, hatta her iki ebeveynden de kendini uzak hissedenlerde bu oran %100 çıkmış. Yani kanser olmak istemiyorsanız ne yapın edin ebeveynlerinizle aranızdaki sevgi bağını onarın. 🙂

Çünkü aile bizim dünyaya adım attığımız, dünyaya dair algılarımızı oluşturduğumuz ilk yer. Hayatı evdeki yaşantımıza göre anlamlandırıyoruz. Eğer evde işler kötüyse, ailemiz bize soğuksa tüm dünya tekinsiz ve acımasız oluyor, eğer sevgi dolu bir ilişki varsa da dünya o kadar rahat ve yaşanılası oluyor.

Evet ne diyorduk, kendimizle barışık olmak ebeveynlerimizle barışık olmakla başlar. Ve bu barışıklık diğer tüm ilişkilerimize, arkadaşlıklarımıza, işimize, günlük yaşantımıza, problemlerimize pozitif olarak yansır.

Ebeveynlerinizi değiştiremezsiniz. Yaşadıklarınızı silemez ya da geri getiremezsiniz. Ama aranızdaki bağa olan bakış açınızı düzeltebilirsiniz. Üstelik onlar hayatta olmasa bile, ya da onları hiç tanımamış olsanız bile sadece bakış açınızı düzelterek, onlarla aranızdaki hayali duvarı yıkıp, kocaman kapılar açtığınızda bile aranızdaki ilişki yumuşatıp, kendinizi zihnen daha rahat, daha iyi hissetmeye başlıyabilirsiniz, e bunun fiziksel sağlığınıza da etkisi oluyor tabi 🙂

‘’En güçlü bağlar doğmamızı sağlayan insanlarla aramızdaki bağlardır…Kaç yıl geçerse geçsin, kaç tane ihanet olursa olsun, ailede ne kadar mutsuzluk olursa olsun önemli değil. Kendi irademiz pahasına olsa bile bağımız devam eder.’’ (Anthony Brandt)

O zaman daha iyi hissetmek istiyorsanız gidin ve ebeveynlerinizle aranızdaki kırgınlıkları, kızgınlıkları onarın ve hayatın kapılarının önünüzde nasıl güzelliklere açıldığını kendiniz görün. Benden söylemesi 🙂

Psikolog Hale Müberra Altun

Reklamlar

Bir Tutam Amaç

1234

10 gün öncesine kadar tüm gücümle odaklandığım bir hedefim vardı, artık günler benim için pazartesi, salı… şeklinde değil, son 34,33 ,32… şeklinde akıyordu. Sabahları erken kalkıyor, masa başında yerimi alıyordum. İyiden iyiye kendimi programın akışına kaptırmış, yavaş yavaş dünyayla irtibatımı kesmiştim, ta ki hedefimin artık bir önemi kalmayana kadar. Atanmıştım. Aylardır süren KPSS programım aniden sona ermişti. Şok evresini atlatıp oh be bitti evresine geçmiştim ki, bu defa da ortaya farklı bir sorun çıktı, ‘eee ders çalışmıyorken ne yapıyorduk?’ 🙂

Bu ‘şimdi ben napıcam’ hali yeni bir hedef ortaya çıkana kadar devam etti. Oysa yat gitsin tatilin tadını çıkar dimi, ama olmuyor işte o koltuk diken diken batıyor 🙂 Çünkü zihin ancak ortada bir hedef  varken sağlıklı olarak işleyebiliyor, ve bununla beraber mutluluk hormonu salgılanıyor.  Yani boş boş oturmak sanılanın aksine insanı dinlendiren, rahatlatan bir şey değil, tam tersi insanı zamanla rahatsız ediyor.

Evet atandım, evet sınav stresi bitti, evet şimdi tüm vakit bana ait ama neden mutlu değilim ? Neden boşluk hissediyorum ? Ve bu boşluğu nasıl kapatacağım ?

Tam da ben bu boşluğun üzerine düşünürken bir yazıya denk geldim. Dışarıdan bakıldığında her şeye sahip olan ev hanımlarının mutsuzluğu üzerine bir yazı. Okumak isteyen buraya tıklayabilir. Özetle yazı şuraya bağlanıyor; mutsuzlar, çünkü yaşamları kendileri dışında başkalarının etrafında dönüyor. Mutsuzlar, çünkü kendilerine ait bir zaman dilimleri yok. Mutsuzlar, çünkü günlük ev işleri, kadın,anne rollerini yerine getirmek haricinde hiç bir amaçları yok.

İnsan zihnen amaçlar peşinde koşarak tatmin olan bir varlık. Kısa vadede önünüze serilenler sizi mutlu ederken, uzun vadede bu sizi uyuşturuyor. Yazıda bahsi geçen ev kadınlarının hayatında bir hareket var ama bütünlük yok, işte bu sizi hasta eder.

Öyleyse yapılacak şey, ruh sağlığı için zihinsel olarak da sürekli hareket halinde olmak. Sonuçta beyin uyurken bile çalışmaya devam ediyor, siz bazı konuları düşünmemeye çalışsanız bile rüyanızda ben buradayım diye bağırıyor. Öyle ya da böyle zihin sürekli düşünce üretiyor, ve zihnimizi doğru yere kanalize etmediğimizde, bu enerjiyi doğru kullanmadığımızda, kendini boş işlerin, gereksiz uğraşların ,kavgaların, didişmelerin, kıskançlıkların içinde heba ediyor.

Kendinizi hayatınızda güzel giden şeylere rağmen hala mutsuz ve boşlukta hissediyorsanız belki de ihtiyacınız olan şey bir tutam amaçtır. Gerçek bir amaç. Unutmayın insan tek düze bir canlı değildir. Tek düzelik insanı boğar. Yapacağınız küçücük değişimler ise hayatınızda büyük farklar yaratır.

Enerjimizi doğru alanlarda harcadığımız, yaşam amacımızın peşinde mutlulukla koşturduğumuz güzel günlere 🙂

Psikolog Hale Müberra Altun

 

Şikayet Kültürü

şikayett

Hayat her zaman toz pembe değil, mutluluk kadar mutsuzluk da hayatın bir parçası. Bunu kabullenip hayatı bir bütün olarak görenler sağlıklı bir şekilde hayatına devam edebiliyorken bir de bardağın boş tarafına kafayı takanlar, niye boş bu ya diye sızlananlar var.

Sürekli sızlanan, şikayet eden insanlar…Durmadan şikayet. Ona şikayet, buna şikayet.Sabahtan akşama kadar şikayet…

Umarım siz de onlardan biri değilsinizdir ? (acaba 🙂 )

Siz öyle olmasanız bile rastlamışsınızdır, bay ve bayan şikayete.. Akraba, arkadaş, komşu, belki de iş arkadaşınızdır..

Şikayet artık bizde bir kültür, bir milli spor haline gelmiş. Kocaman şikayetler listesi var herkeste..Aman içimize mi atalım, derdimizi de mi anlatmayalım diyebilirsiniz, ama sızlanmakla dert anlatmak çok farklı şeyler.

Dert anlatmak daha çok bir sohbet biçimi, olay dinlenir çözüm yollarına bakılır ve yapılabilecek bir şey varsa çözüm için eyleme geçilir.

Şikayetçi kişilik de ise hiç bir şey yapılmaz. Sadece şikayet edilir. Bu bir yaşam biçimidir.  Şikayet edenden daha çok şikayeti dinleyeni kanser eden bir yaşam biçimi. Ve çözüm önermek gibi bir gaflete düştüyseniz vay halinize! Elbet çözümünüze de bir kulp takılacaktır.

Toplumsal olarak ilerleme gelişme ne zaman başlayacak biliyor musunuz ?

Çok basit aslında.

Şikayetten eleştiriye, konuşmaktan eyleme geçtiğimiz zaman.

Hayatında bir sorun mu var ? Şikayet etme. Sorun üzerine düşün, sorunda kendi payına düşen ne ? Ne yaparsan işler düzelir buna odaklanıp üzerine düşeni yap. Olmadı mı, farklı yollar dene, tekrar dene.

Artık ne olur üzerimize düşeni yapalım.Şikayeti bir kenara bırakıp elimizi o taşın altına koyalım.

“Evinizin eşiğini temizlemeden, komşunun damındaki kardan şikayet etmeyiniz.” demiş Konfüçyüs

Yani herkes kendi evinin önünü temizlese, üzerine düşeni hakkıyla yapsa dünya daha güzel bir yer olmaz mı sevgili okur ? 🙂

Benim umudum var olacak.. 🙂

Psikolog Hale Müberra Altun

Kutsanan Annelik

annne

Anneler günü…

Anneye bir demet çiçek, bir küçük ev aleti almakla evladın görevini yerine getirdiği, annenin evdeki yerinin sadece yemek ve temizlik yapmaktan ibaretmiş gibi görüldüğü bir toplumda ne kadar kutlu olursa artık, kutlu olsun.

Ama konumuz o değil başka bir şeyden bahsedeceğim.

Son yıllarda annelik bambaşka bir boyuta geldi farkında mısınız bilmiyorum.

Sosyal medyada bir grup kadın doğumdan yeni çıkmış Kate Middleton havalarında. Doğum yapsa da fit, güzel, bakımlı ve aşırı mutlu. Onlar gibi olmayan her anne de kusurlu!

Ve tabi ki annelikle gelen ulvi bilgelik… Doğumla beraber bu annelere bir aydınlanma geliyor, işin uzmanına pabuç bırakmıyor yeni annemiz en iyiyi hep o, sadece o biliyor.

Kendini tanıtırken kendi ismini boşverip merhaba ben selinin annesiyim, atakanın annesiyim, anneyim, bak şunu ben doğurdum diyor.(tebrikler!)

Diğer taraftan erkek olarak geldiği dünyada tüm enerjisini kadınların ‘ne yapacağına’ harcayanlar da var tabi…

Mevzu bahis annelik olunca konuşma hakları da iki katına çıkıyor birden.

Kadının çocuğu nasıl doğuracağına, kaç yaşında doğuracağına, kaç tane doğuracağına, hamileyken sokağa çıkıp çıkamayacığına kadar karar veren amcalar….

Hayatları boyunca, sadece cinsiyetlerinden dolayı hayata 1-0 yenik başlamayı, aklı kısaymış gibi algılanmayı, regl sancısını ,9 ay bir canlıyı içinde taşımayı, saatlerce bir bebeği doğurmayı,  gece yarısı uykusuzken bebeği doyurmayı, , doğum sonrası depresyonunu, çocuk yetiştirmenin tüm yükünü omuzlarında taşımayı, tatmamış ve tatmayacak olan amcalar..

Kadınlar hakkındaki bu muhteşem fikirlerini keşke kendilerine saklasalar..!!

Evet annelik gerçekten zor iş, zahmetli, emek isteyen, fedakarlık bekleyen bir iş. Ve bu yüzden her anne bence bir miktar kahramandır. Ama bir miktar, abartmayalım 🙂

Aman ben anayım, aman ben sana sütler verdim, yemedim yedirdim,içmedim içirdim, saçımı süpürge ettim diyerek anneliği göklere çıkarmayı, kutsal annelik edebiyatını bir kenara bırakalım.

Kendimize gelelim.

Kadının yeryüzündeki tek görevi çocuk doğurmak değildir.

Ve hiç bir kadın anne olmak istemedi diye, anne olmak istemiyor diye, ya da anne olamadı diye yarım ya da eksik değildir.

Kadın her şeyden önce sadece insandır.

Ah, kadına her şeyden önce ‘insan’ diye bakabilsek çoğu şey düzelecek..

Anneliği bir şeyleri elde etmek, statü kazanmak, kendi bağlanma ihtiyacını karşılamak, yaralarına merhem sürmek, hayallerini yüklemek için değil, o canlıyı yaradanın emaneti olarak görüp hayat yolculuğunda elinden tutmak, düştüğünde kaldırmak, sırtını sıvazlamak için seçen, bu yolda sevgisiyle, merhametiyle o canlıyı sarıp sarmalayan, karnında taşıdığı kadar yüreğinde taşıyan tüm kadınların anneler günü kutlu olsun. 🙂 

Psikolog Hale Müberra Altun

Ötelenen Hayatlar

31178291_2050951671828648_4274646070555836416_nAralarında Türkiye, Avrupa ve Orta doğu ülkelerinin de bulunduğu bazı ülkelerde ‘psikolojik acı’ üzerine bir araştırma yapılmış ve bunun için katılımcılara 0-100 arasında bir ölçek verip size en çok acı veren şey ne diye sormuşlar. Türkiye hariç diğer ülkelerde 100 puan yani en acı veren şey ‘eşin ölümü’ iken sadece Türkiye de ilk sıra ‘çocuğun ölümü’ olmuş.

Diğer ülkelerde insanlar en çok hayat arkadaşının kaybına üzülürken, bizim ülkemizde insanlar gelecek nesillerine üzülüyormuş yani.

Acaba neden ?

Evlat sevgisinden, ana babalığın kutsallığından falan mı ? Hiç sanmıyorum…

Çocuğun aile içindeki işlevine bakmak gerekiyor bence.

Çocuk evde bir birey olarak var olmuyor.Çocuk aslında ebeveynlerinin gelecek projesi, onların yaşayamadıklarını yaşayacak kişi. ( gözümün önüne tüm imkanlarını çocuklarının önüne seren, saçını süpürge eden, biz yapamadık onlar yapsın diyen, altında bezle gezen çocuğu için meslek seçimini çoktan yapmış ebeveynler, çocuklarının akademik başarıları ile var olan aileler geliyor nedense ! )

Öyle ki çocuklarıyla aynı bedende gibi davranan anne babalar var ! ‘sınavımız kötü geçti moralimiz bozuk’ ,’yere düştük de biraz canımız acıdı’, ‘çişimiz geldi’, ‘karnımız acıkmış’ ‘uykumuz gelmiş’. (dönüp ya siz ne yaşıyorsunuz ? diyemiyorum tabi çünkü psikologluk 🙂 🙂 ama siz benim adıma diyebilirsiniz. )

E haliyle ebeveynler çocuklarını kaybedince dehşete düşüyorlar. Çünkü giden can tam olarak  ‘kendi’lerinin. Evladın ölümü umutlarının, hayallerinin, geleceklerinin ölümü demek.

Böyle bir sistem içinde çocuklar ailelerine itaat ederek onların istediği hayatı sürdürüyor, büyüyüp ebeveyn olunca da kendi yaşayamadıkları hayatlarını, ukde kalanları, isteklerini bu defa da kendi çocuklarına yüklüyorlar, bu zincir böyle sürüp gidiyor, herkes bir önceki neslin taşıyıcılığını yapıyor.

Herkes ötelenmiş bir hayatı yaşıyor.

Sonuç da herkes mutsuz, herkes bir başkasının hayatını yaşıyor.

Peki çözüm ne ?

Çözüm, bu yanlış zincirin farkına varıp kendi halkamızı kırmakta.

Çözüm, omzumuza yüklenilmeye çalışılan başkasının  hayallerini reddetmekte.

Çözüm, kişisel hayallerimizi, kendimiz dışında bir başkasının omuzlarına yüklememekte.

Yani bizden önceki nesiller bu konuda pek başarılı olmamış olabilirler, biz de beklentiler altında nefes alamıyor olabiliriz ama o yükleri omzumuzdan atmak ya da sırtlanıp yola devam etmek bizim elimizde.

”kişinin kendi işinde ölmesi yaşamdır,
başkasının işinde yaşamak ölüm!..”

Kendi hayatlarımızı yaşayabildiğimiz güzel günlere.. 🙂

Psikolog Hale Müberra Altun

Düşüncelerini Değiştir, Hayatın Değişsin

imagess

‘’Bizi sınırlayan genellikle fiziksel sınırlılıklarımız değil, fiziksel sınırlarımızla ilgili düşünce yapımızdır.’’ Ellen J. Longer

Adamın biri uyumadan önce yarın sabah düzenleyeceği önemli bir konferansı düşünüyor. Ya yetişemezsem, ya son dakika elbiseme bir şey olursa, ya arabamın tekerliği patlarsa diye bir yığın olumsuz düşünce ile uykuya dalıyor. Tabi bu arada elbiseme bir şey olursa şunu giyerim, arabama bir şey olursa otobüse binerim, geç kalırsam şöyle bir mazeret uydururum diye planını da yapmayı ihmal etmiyor.

Sabah oluyor, kahvaltı ederken üzeri kirleniyor, düğmesi kopuyor, arabasına yaklaşıyor tam da dün akşam gözünün önüne gelen yerden tekerlek patlamış ! Tüm bunların neticesinde korktuğu gibi konuşmaya geç kalıyor ! Ve bunlar başıma gelirse şöyle yaparım dediği planla tamamlıyor gününü.

Bu hikaye psikolojide ‘kendini gerçekleştiren kehanet’ denilen duruma küçük bir örnek. Kahramanımızın başına aksilikler çıkması bir olasılıktı, o ise buna gerçekten olacakmış gibi inandı üzerine bir de aksilik olursa ne yaparım diye düşünüp planladı. Yani kehanet kendini gerçekleştirdi. İsteyerek ya da istemeyerek, ama düşünce okunu attığı an süreç başlıyor işte. O yüzden şuan korktuğunuz bir şey varsa korkmayı ve üzerinde düşünmeyi bırakın aksi takdirde başınıza gelecektir. Net. (örn: emek verdiğiniz bir sınavdan düşük almaktan korkuyorsanız o korkuyu sakince bırakın 🙂 , sınavın sonunda alacağınız iyi notu düşünerek çalışmaya devam edin. )

Yani ataların dediği gibi korktuğumuz böyle böyle başımıza geliyor. Öyleyse süreci tersine çevirsek, korktuklarımız gibi,  istediklerimiz de böyle başımıza gelebilir mi ?

Elbette…

”Beyin pozitif negatif ayrımı yapmaz, ne düşünürseniz onu kabul eder ve bu da bir zorlantı yaratır, yani onu doğrulamak için elinden geleni yapar” diyor Joseph Murphy kitabında.

Hatta kitabının kapağında şöyle yazıyor ‘düşüncelerinizi değiştirirseniz, kaderinizi de değiştirirsiniz’.

Kulağa gayet hoş geliyor, peki bu realitede mümkün mü ?

Evrene enerji göndersek evren bizi takar mı ? 🙂

Bir şeyi 40 kere söylersek olur mu ?

Sadece olumlu düşünerek birçok sorunumuzu  çözebilir miyiz ?

Kocaman bir EVET!

Düşüncelerin hayatımıza etkilerini yüzyıldır psikoloji bilimi araştırıyor. Ne de olsa insan düşünen bir hayvandır 🙂 Psikolojide artık etkililiği ilaçların ötesine geçen BDT tekniğinde yapılan şey temeldeki yanlış düşünce ve inançları doğru olanla değiştirmek! Çünkü düşünceler duyguları, duygular da davranışları etkiliyor. E o zaman iyi düşün, iyi hisset, iyi davran 🙂

Düşüncelerimiz sağlık durumumuzla da yakından ilişkili. Kimse boşu boşuna kanser olmuyor sevgili okur. Düşüne düşüne oluyor..

Bilim insanları da düşüncelerin maddeler üzerindeki etkilerini araştırıyor. Masaru Emoto’nun meşhur Su Deneyini hatırlarsınız. Bu deneyde sulara sözcüklerle haykırmayı geçtim, sadece kapların üzerine yazılan ‘senden nefret ediyorum’ ya da ‘seni seviyorum’ kelimeleri bile suyun yapısını değiştiriyor !

Şimdi anladınız mı öpüp koklanan, sevilen, yaprakları okşanan bitkilerin, çiçeklerin nasıl güzelce açtığını ? Şifa versin diye içine dualar okunan suların, zihin açsın diye yedirilen okunmuş pirinçlerin etkilerini ? Çünkü aslında hepsinin içinde inanılarak yüklenen olumlu düşünceler vardı. Şifa verecek, zihin açacak, iyi gelecek diye düşünceler aktarıldı nesnelere, onlarda üzerine düşeni yaptı.

Şimdi düşünelim… Suyun yapısını, bitkilerin gelişimini etkileyen düşünce insana neler yapmaz…  🙂

Yapılacak şey basit. Yolunda gitmeyen şeyler için neden olmuyor diye dövünmeyi bırakıp yoluna gireceğini düşünmek ve bunun için neler yapılacağını belirlemek.

4978435. kez söylediğim gibi kötü şeyler kadar iyi şeyler de yaşıyoruz fakat hayatta kalmak için  tehdit durumlarını sürekli hatırlamak, yani tekrar aynı kazıkları yememek için temkinli olmak durumundayız, böyle kodlandık. Bu yüzden kötü anıları iyilere göre daha fazla hatırlama eğilimindeyiz. Yoksa iyi ve kötü genellikle eşittir. 

Mesela yatmadan önce ‘bugün bana iyi gelen 3 şey ne’ diye düşünüp not etmek sizi iyi bir gün geçirdiğiniz hissine sevk edip geçen her yeni günü ve geleceği yeni bir şans olarak değerlendirmenize neden olurken, ‘bugün başıma gelen 3 kötü şey’ listesi tutmak ise sizi köprü korkuluklarına götürebilir… Odaklanacağımız noktayı seçmek bizim elimizde.

Albert Ellis‘in dediği gibi ‘İnsanlara rahatsızlık veren olayların kendisi değil, bu olaylara getirdikleri bakış açılarıdır.’ 

O yüzden hayatınız berbat gittiğini söylüyorsanız önce ‘hayatım berbat gidiyor’ demeyi bırakıp ‘her şey yavaş yavaş düzeliyor, iyiye gidiyor’ demeye başlayın. ( 40 defa söyleyin olacaktır 🙂 )

Elbette hayatta bizim kontrolümüz dışında çok fazla etken var, fakat elimizdeki en büyük gücü, zihnimizi, iyi olasılıklarla doldurmak varken neden korkuları, kaygıları, hüzünleri seçelim , kontrol edebileceğimiz noktayı pozitife çevirelim.

‘’Bir insanın elinden her şeyi alınabilir. Fakat insanın elindeki son özgürlük bir durum karşısında göstereceği tutumdur.’’ Victor Frankl

Sürekli yüz yüze baktığın biriyle sorunun mu var ? Her gördüğünde sinir basıyor, enerjin mi kaçıyor, öyleyse ilk önce onunla aranın düzeldiğini düşün, aranızda nasıl bir diyalog olurdu, o duyguya odaklan. Sen böyle düşündükçe zaten içindeki öfke ve nefret yerini nötr’e bırakacaktır. Ve sendeki olumsuz duyguların bitişi emin ol ona da yansıyacaktır ve çok geçmeden aradaki o buzlar eriyecektir.( tecrübe ile sabittir daha ne diyeyim 🙂 ) Beyinlerimizin birbiriyle bizden habersiz konuştuğu söylenirken kendi duygularımızın yansıması da elbette karşı tarafta kendini gösterecektir.

‘’Gül düşünürsen güllük, dikenlik düşünürsen dikenlik olursun’’  demiş Mevlana.

Etrafta dikenlik zaten çok, biz gül düşünelim, güllük olalım sevgili okur 🙂

Psikolog Hale Müberra Altun

 

Aşk Yaratan Deney

dialogo-298x168

Aşk denilen şey ne kadar tesadüfidir, ne kadar bilinçlidir ? Durup dururken aşık olmak mümkün müdür ? Yoksa zaten aşk bir yerlerde pusuya yatmış doğru zamanı mı bekliyordur ? Bu sorunun yanıtını bir ay önce vermiştim.

Peki ya yapay aşk yaratmak mümkün mü ? (Ülkemizde bekarlığa tepki olarak doğan çöpçatan teyzelerin bir takım maceralarını göz önüne alırsak gayet mümkün tabi. Neyse günahları boyunlarına 🙂 )

20 yıl önce bu konuya ışık tutan çok acaip bir deney yapılmış.

Sene 1997. State University of New York’ta psikolog Arthur Aron, kısa bir süre içinde iki insanın birbirine kendini daha yakın hissedip hissedemeyeceğini, yani sohbet muhabbetle iki insan arasında bir şeyler olup olamayacağını araştırmak istiyor.

Bunun için birbirini daha önceden tanımayan insanları çalışmaya alıp iki ayrı gruba ayırıyor. Daha sonra da her grubu kendi içinde çiftlere..

Birinci gruba havadan sudan daha sıradan sorularla dolu bir liste veriliyor. İkinci gruba ise gitgide daha derin sorulardan oluşan 36 soru.

Ve birbirine yabancı olan iki kişi bir odaya alınıyor, karşılıklı bir masaya oturtuluyor ve ellerine birer soru kağıdı veriliyor.

Deneyin tek şartı; çiftlerin 45 dakikalık süre içinde soruları karşılıklı olarak hiç bir soru atlamadan dürüstlükle cevaplamaları ve tüm sorular bittikten sonra 4 dk boyunca birbirlerinin gözlerine bakmaları. ( deneyin en zor kısmı bu 4 dakikalık bakışma kısmıymış onu da belirteyim 🙂 )

Çiftler odaya alınıyor.Karşılıklı sorular soruluyor, cevaplar alınıyor, bakışma kısmı da tamam. Deney bitiyor. Sonra ne mi oluyor?

Sıradan soruları cevaplayan 1.gruptaki  çiftler arasında yakınlaşma mevzu bahis değilken, diğer gruptaki çiftler arasında yakınlık ve aşk ortaya çıkıyor.

Hatta aralarından bir çift 6 ay sonra evleniyor. ( yaaa işte kısmetin nereden geleceği belli olmuyor 🙂 )

Sadece 36 soru ile insan tanımadığı birine nasıl aşık olabilir ki diyebilirsiniz, soruları görene kadar ben de dedim.

Aron, bu durumu şöyle açıklıyor : “Çiftlerin yakın bir ilişki geliştirmesindeki anahtar unsurlardan biri devamlı ve artan biçimde, karşılıklı olarak kendini açmaktır.”

Gerçekten sorulardan bazıları kendinize bile itiraf etmek istemediğiniz şeyleri anlatmanızı istiyor sizden. E haliyle bu kadar mahremi biriyle paylaşınca ister istemez bir yakınlık hissediyorsunuz. Belki de zaman zaman danışanların terapistlerine aşık olmasının sebebi de budur.. Ya da uzun süreli arkadaşlıkların aşka ve evliliğe dönüşmesinin, ya da hafiften gıcık olduğunuz biriyle bir olayın arkasından bir anda yakınlaşıp derin bir arkadaşlık kurmanızın…(Sahi en sıkı dostlukların temelinde birbirinin kirli çamaşırlarını, sırlarını bilmek yatmıyor mu ? Bazı sorular da bu noktalara temas ediyor işte)

Bu soruları 2015 yılında deneyerek arkadaşlığını aşka taşıyan ve bu konuyu yazarak yıllar sonra tekrar gündeme getiren Mandy Len Catron Ted x konuşmasında  şöyle efsane de bir cümle kurdu; ‘‘Pek çoğumuzun aşktan istediği; bilinmek, görünmek, anlaşılmak.” ”Aşk başımıza gelmez, aşığız çünkü ikimizde böyle olmasını seçtik”. Hala bu deneyin etkisine ikna olmadıysanız bu ablamızı bi dinleyin derim.

Peki bu araştırma sizin ne işinize yarayacak ?

İşte, hoşlandığınız kişiye yürümenin bilimsel yolu diyormuşum 🙂 Hayır o konuda hala en etkili yolun ‘Seviyosan git konuş bence’ olduğunu düşünüyorum ama bu 36 soruyu sadece yeni bir ilişki kurmak için değil,mevcut ilişkiyi ya da arkadaşlığı daha da iyi hale getirmek için de deneyebilirsiniz. Hani o ‘ilişkiye heyecan katmak’ gibi bir tabir var ya o işe de yarayabilir. Valla denemeye değer bence 🙂

Bu soruları müstakbel eşiniz/sevgiliniz ya da zaten hayatınızda olan kişiyle karşılıklı oturarak verilen sırayla birbirinize sormanız ve sırayla cevaplamanız gerekiyor. Unutmayın dürüst olmanız ve tüm soruları samimiyetle cevaplamanız önemli  🙂

Ağır yalnızlar, siz kendi kendinize de sorabilirsiniz bu soruları. Benim ‘bi arkadaş’ öyle yapmış 🙂 En azından kendinizi daha yakından tanımış olursunuz. O da bir şey 🙂

Daha fazla uzatmadan gelelim o meşhur 36 soruya 🙂

1.Bölüm

1) İstediğin kişiyi davet edebilecek olsaydın, akşam yemeğine kimi çağırırdın?

2) Ünlü olmak ister misin? Ne şekilde?

3) Birine telefon açmadan söyleyeceklerinin provasını yapar mısın? Neden?

4) Senin için ‘mükemmel’ bir gün nelerden oluşur?

5) En son ne zaman kendi kendine şarkı söyledin? En son ne zaman başkasına şarkı söyledin?

6) 90 yaşına kadar yaşayabilecek ve son altmış yılını 30 yaşındaymış gibi geçirebilecek olsan neler yapmak isterdin?

7) Nasıl öleceğine dair gizli bir önsezin var mı?

8) Senin ve karşındaki kişinin üç ortak özelliğini sayabilir misin?

9) En çok ne için hayata minnettar oldun?

10) Yetiştirilme biçimindeki üç unsuru değiştirecek olsan, bunlar neler olurdu?

11) Dört dakika düşün ve karşındakine hayat hikâyeni olabildiğince detaylı şekilde anlat.

12) Yarın bir yetenek kazanmış olarak uyansan, bunun ne olmasını isterdin?

 

2.Bölüm

13) Bir kristal küre hayatın, geleceğin ve geri kalan her şey hakkında gerçeği söyleyecek olsa neleri öğrenmek isterdin?

14) Uzun süredir hayalini kurduğun bir şey var mı? Peki onu neden gerçekleştirmedin?

15) Hayattaki en önemli başarın nedir?

16) Arkadaşlıkta en çok neye değer verirsin?

17) En kıymet verdiğin hatıran hangisi?

18) En berbat hatıran hangisi?

19) Bir yıl içinde aniden öleceğini bilsen, şu anki yaşama biçiminde herhangi bir şeyi değiştirir miydin? Neden?

20) Arkadaşlık senin için ne anlama geliyor?

21) Sevgi ve şefkat senin hayatında nasıl bir rol oynuyor?

22) Sırayla, karşınızdaki kişinin olumlu bir karakter özelliğini söyleyin. Toplamda beş ayrı özellik sayın. (21 soru öncesine kadar hakkında tek bir şey bilmediğin kişinin olumlu özelliklerini sayman isteniyor, iyi denemeydi Arthur 🙂 ) 

23) Ailenin fertleri birbirine ne kadar yakın ve içtendir? Çocukluğun diğer insanlara göre daha mutlu geçtiğini düşünür müsün?

24) Annenle ilişkin hakkında ne hissediyorsun? (bak bu bayaaa iyi bir soru, kızlaaaar atlamayın bunu, dört kulak dinleyin 🙂 )

3.Bölüm

25) İkiniz de ‘biz’le başlayan üç hakiki cümle kurun. Örneğin “İkimiz de bu odadayız ve ‘…..’ hissediyoruz.” (şimdi o aşkın nasıl olduğunu anladınız mı ? 🙂  ) 

26) Şu cümleyi tamamlayın: “Keşke kendisiyle ‘…..’ paylaşabileceğim birisi olsaydı.”

27) Karşınızdakiyle yakın arkadaş olacak olsanız, onun senin hakkında neyi bilmesinin önemli olacağını anlatın.

28) Karşınızdakine onun hakkında neyi sevdiğinizi anlatın; çok dürüst olun; ilk defa karşılaştığınız birine söyleyemeyeceğiniz şeyleri söyleyin. (bu da mı gol değil ? 🙂 )

29) Karşınızdakine hayatta sizi en çok utandıran anları anlatın.

30) En son ne zaman bir başkasının önünde ağladın? En son ne zaman kendi kendine ağladın?

31) Karşınızdakine onun hakkında şimdiden sevdiğiniz bir şeyi söyleyin. (bak bak bak 🙂 )

32) Öyle bir şey varsa, ne hakkında şaka yapılmasını uygun bulmazsın?

33) Bu akşam kimsenin haberi olmadan ölüverecek olsan, hiç kimseye anlatamadan hayata gözlerinizi yumduğun için en çok üzüldüğün şey ne olurdu? Neden kimseye anlatmadınız? (kimseye anlatamadığın şeyi ilk kez gördüğün birine anlattır, sonra tabi evlenirsiniz 🙂 )

34) Sana ait her şeyi barındıran evinin yandığını farz et. Sevdiklerini veya evcil hayvanlarını kurtardıktan sonra son bir defa eve girebilme ve tek bir nesneyi kurtarma şansının olduğunu düşün. Bu ne olurdu? Neden?

35) Ailende kimin ölümü seni en çok sarsar? Neden?

36) Karşınızdakine kişisel bir probleminizi anlatın ve ondan bununla başa çıkmak için tavsiye sorun. Ona seçtiğiniz bu problem hakkında ne düşündüğünü de sorun. (bunu psikolog olan birine sormayın sabaha kadar anlatabilir 🙂 )

*Deneyin orijinal makalesi buradan okunabilir.

Soruları yazın bi kenara belki bir gün lazım olur 🙂

Nisanda görüşürüz 🙂

Psikolog Hale Müberra Altun